Kayıtlar

vapur etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Vapurda

Beşiktaş’taki vapur iskelesinde vurdumduymaz bir kalabalık vardı. Etraftaki ahestelik İstanbul’un ruhuna aykırı gibiydi. Özgürce uçan beyaz martılar, bulutlara rağmen parıltısını cömertçe yayan güneşin göz kamaştıran ışınları ve ardında beyaz köpükler bırakan motorlar el birliğiyle metropolün keşmekeşliğini gidermeye çalışıyordu sanki. İnsanların bazıları iskelenin yanındaki tırabzanların berisinde dikilip denize bakıyor, bazıları iskele binasının içinde vapuru bekliyor, diğerleri ise iskelenin çevresinde vakit öldürüyorlardı. Sakince bekleyen insanların bir bölümü iskelenin ön taraflarına doğru ilerleyince ortama hâkim olan yavaşlık etkisini giderek kaybetti. Hareketlenen insanları görenler, vapurun yaklaştığını düşünerek minik yapının içine doğru ilerlediler. Tahmin ettikleri gibi vapur iskeleye yanaşıyordu. Etraftaki enerjiden güç alan kestaneci “Kestane kebap!” diye bağırdı. Sevdiği kızın gözlerine bakarak bir şeyler anlatan bıyıkları yeni terlemiş delikanlı, genç kızın kesta...

Zehir

Kadın zehrinden tattırdı önce Mehmet’e. Mehmet, zehrin tadını bilmiyordu, tattığı şey ona zehirden çok dünyanın en güzel tatlısı gibi geldi. Mehmet cahildi, ne bilirdi; kadın ise görmüş geçirmiş… Bilirdi her şeyi. Mehmet yaşadığı ân için tanrıya şükredecek kadar mutlu oldu birdenbire; gördüğü kadın için çıldıracak gibi oluyor, mutluluktan sağa sola koşmak istiyor, kadını olacağını düşündüğü bu kadının gözlerine bakarken resmen eriyor, karşısındaki güzelliği tüm benliğiyle kavuşturup içine hapsetmek istiyordu; ama kadının özgür olduğunu bilmiyordu Mehmet, kadın başına buyruktu, düşüncelerinde yalnızdı ve duygu piramidinin en tepesinde sadece kendisi vardı. Bir yere hapsedilmek şöyle dursun, Mehmet’i kadın hapsetmişti çoktan. Kadın bir çaba da sarf etmemişti. Mehmet ellerini kelepçeletmek için uzatan bir suçlu gibi kadına teslim olmuştu. Zehrin etkisi işte tam olarak buydu. Kadın kötü biri sayılmazdı ama iyi de değildi, bunu da bilirdi, ona göre kimse saf iyi değildi. Bunu aklından geç...

Vapur

Vapurdayım, karanlık, vapur neredeyse bomboş. Aklımın köşesindeki bir yere, mantık mefhumu sokağına girmeden hemen sağda bulunan boş duvara yazıyorum bu satırları. Zihnim allak bullak, düşünceler ışık hızıyla geliyor ve geçiyor. Hava çok soğuk, mart soğuğu hafife alınır cinsten değil cidden, vapurun en üst katındayım, Karaköy’den Kadıköy’e gidiyorum, soğuk havalarda insanlar dışarıda oturmak istemiyorlar, pek fazla kimse yok ama olanlar da içeriden izliyorlar boğazı. Hak veriyorum ama gerçekleştiremiyorum, martıların sesini duymadan yapamıyorum, üç kuruştan bir kuruş fazla param olmasa bile simidimi martılarla paylaşmadan edemiyorum. Hava gerçekten çok soğuk, ellerim donuyor, insanların neden içeride oturduklarını tekrardan anlıyorum, hak da veriyorum, zaten neye hak verdiysem, onları bir türlü yapamıyorum, diye aklımdan geçiriyorum. Doğru dediğim neyi yapabildim ki, diyorum, neyse kendine haksız etme, kimse kusursuz değil, diye su serpiyorum içime, söyleniyorum fakat olmuyor. İstanb...

Beşiktaş’tan Kadıköy’e

Sisli bir İstanbul sabahında Barbaros Hayrettin Paşa’ya selam vererek ilerliyorum iskeleye. Paşa heybetli, mağrur duruşuyla beni selamlıyor. “Paşam sen çok yaşa!” diye haykırmamak için kendimi zor tutuyorum. Bir zamanlar nice denizler, nice topraklar fethetmiş bu yüce insan az ötede yatıyor, heykeli de “Buradayım hala!” diye bağırıyor. Barbaros Hayrettin Paşa ıslanıyor; neyse ki sever ıslaklığı, suyu, denizi… İşte hepsiyle bir oluyor bizzat heykeli ve belki de türbesi. Yağmurun gümbür gümbür yağdığını söylemek güç. Ahmak ıslatan bu. O ahmak da galiba benim. Zira ıslanacağımı hesaplayamadım. “Ziyanı yok.” diyorum kendi kendime. Neyse ki suyu sever, hayatın temelini oluşturan bu kutsal yapı taşına her daim saygımı gösteririm. Beşiktaş’tan Kadıköy’e doğru gerçekleşecek olan yolculuğum işte böyle başlıyor: sisli, ıslak ve mağrur. Barbaros Hayrettin Paşa’nın yanından geçeli biraz oldu ama paşa hala aklımda. Bir yandan iskeleye ilerliyorum, diğer taraftan ise Kız Kulesi’ni inceliyorum. ...